Alemlerin Rabbi Mi, Hizipçi Bir Zorba Mı?

Yazar: Nezih Seven

(Yazının başlangıcındaki diyalog aslında Tanrı’nın İyi Olmama İhtimali ve Veganlıkla İlgili Endişeler Üzerine başlıklı yazının yorumlar bölümünde gerçekleşmiştir. “Hizipçilik Üzerine” alt başlığını ise bir açıklama olarak ayrıca ekledim. )

“Nedeni olmayan ilk neden, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen”e örnek olarak buralarda meraklısı dışında kimsenin bilmediği Hindu tanrısını vermek yerine çoğu kişinin bildiği Kuran’ın Allah’ını örnek vermemenizin nedeni nedir?

Svayam Bhagavan “Hindu tanrısı” değildir, Alemlerin Rabbi’dir. Müslümanların, Hinduların, ateistlerin, agnostiklerin, insan harici hayvanların, bitkilerin ve var olan her şeyin tanrısı O’dur. O’nu tanımlamak için kullanmış olduğum sözcük öbeğinin Sanskritçe oluşu, O’nu belirli bir coğrafyayla veya belirli bir gelenekle sınırlandırmaz. Allah için “Müslüman tanrısı” demek ne kadar saçmaysa, Svayam Bhagavan için “Hindu tanrısı” demek de o kadar saçmadır. Svayam Bhagavan, Allah, Yahweh veya Ahura Mazda, diğer bir deyişle Mutlak Olan, her şeyin ve herkesin rabbidir.

Bu durumda yanıtlamadan önce sorunuzu şu şekilde düzelteceğim: “Neden fikirlerinizi anlatırken buradaki insanların aşina olduğu tabirler yerine yabancı tabirler kullanmayı seçtiniz?”

Birkaç sebebi var. Sebeplerden biri sorunuzun içinde saklı. İnsanlar kelimelerin gerçek anlamını bilmiyor oldukları halde bir şekilde aşinalıktan ötürü bildiklerini sanıyorlarsa, o kelimeler üzerinden bir şey anlatmak çok güç oluyor. Ancak yeni kelimeler kullanmak tertemiz bir sayfa açmak gibi; insanların kavram karmaşası yaşamadan anlamalarını sağlıyor. Bu yazıdan bahsedecek olursak, hem devalar, hem de Svayam Bhagavan için “tanrı” sözcüğünün kullanılıyor olması Türkçe’de kafa karışıklığı yaratıyor. Allah ve melekler de tam karşılamıyor, çünkü meleklerin özgür iradeleri yok. Buna rağmen, yazının içerisinde “Allah ve özgür iradesi olan melekler” örneğini vermiştim, herhalde gözünüzden kaçtı.

Bir diğer neden, şimdiye dek rastladığım en ayrıntılı teolojik açıklamaların Vedik literatürde yer alması ve Sanskritçe terminolojinin söz konusu insanüstü varlıklar olduğunda en sağlam terminoloji olduğu yönündeki kanaatim. Bu sayfa bir “Müslüman sayfası” değil; dolayısıyla spesifik bir geleneğin terminolojisiyle kendimi sınırlandırmayı son derece manasız buluyorum (aslına bakarsanız, bir Müslüman sayfası olsaydı bile spesifik bir terminolojiyle sınırlandırılmış olmasını manasız bulurdum). O anda derdimi hangi kelimenin daha iyi anlatacağını düşünüyorsam, o kelimeyi kullanırım. Ve bu paragrafın başında yazmış olduğum nedenden ötürü takdir edersiniz ki bu kelime sıklıkla Sanskritçe olabiliyor. Onun dışında sitede biraz gezinirseniz Avesta lisanında veya Arapça, İbranice, Latince, Hellence ve hatta eski Norsça tabirlere rastlayabilirsiniz.

Kaldı ki, bu blog YALNIZCA Sanskritçe terminolojiye yer veren ve spesifik bir dinsel geleneği takip eden bir blog da olabilirdi – bu kimseyi zerre kadar ilgilendirmez. Amerika’da bir Müslüman kendi blogunda Tanrı’dan Allah diye bahsetse ve biri gelip ona “Kardeşim neden Allah diyorsun hepimizin anlayacağı şekilde ‘God’ desene!” dese, bu davranışı hiçbirimiz hoş karşılamayız zannediyorum.

İnşallah derdimi anlatabilmişimdir.

Peki. Küçük bir düzeltme: Yahveh (Tevrat’ın tanrısı), herkesin tanrısı değil, yalnızca Yahudilere özel bir tanrı. Bu yönüyle öbür ikisini bilmiyorum ama Kuran’ın tanrısından farklı. Kitapta evreni ve herkesi yarattığı yazılıdır ama kitabı dikkatle okursanız hepsini Yahudiler için yaratmıştır. “İyi” de değildir, kimi saygın hahamların yorumları ve geleneksel anlayış da iyi olmadığı yönündedir. Veya geleneksel anlayış iyi olmadığı yorumlarını dışlamaz, onu da kabul eder diyelim.

Dikkat ederseniz ben hiçbir yerde “Tevrat’ın tanrısı”, “Kuran’ın tanrısı” vb. ifadeler kullanmadım. Çünkü bu kitapların gerçek manasını çözmüş olduğum gibi bir iddiam yok. Tanrı derken eski Türklerin Tengri’sini kastetmediğim gibi, Allah derken literal Kuran’ın tanrısını, Yahweh derken de literal Tevrat’ın tanrısını kastetmiyorum. Mutlak Olan’a yaklaşmaya çalışan farklı geleneklerden insanların Mutlak Olan’a verdikleri isimleri kullanıyorum, o kadar. Kuran’ı okuyup orada herkesin ve her şeyin rabbini görenler olduğu gibi, Tevrat’ı okuyup orada herkesin ve her şeyin rabbini görenler de var. Geleneksel kabullere gelecek olursak, sizin mantığınızla Kuran’ın tanrısının da Alemlerin Rabbi olmadığı yönünde çok yaygın bir inanış var. Çünkü eğer Tevrat’ın tanrısının “her şeyi Yahudiler için yaratmış olması” onu spesifik olarak Yahudilerin tanrısı yapıyorsa, Kuran’ın tanrısının da “her şeyi insanlar için yaratmış olması” onu spesifik olarak insanların tanrısı yapar.

Yanlış anlaşılmamak için: Ben ne Tevrat’ın tanrısının sadece Yahudilerin tanrısı, ne de Kuran’ın tanrısının sadece insanların tanrısı olduğunu düşünüyorum. Yukarıdaki çıkarımı sizin kendi mantığınız üzerinden yaptım. Benim kısıtlı anlayışıma göre, ikisi de Tanrı’nın farklı koşullarda yaşayan farklı insanlara yaklaşım şekli. Yine de bu kitapların mükemmel oldukları, hiç değiştirilmedikleri gibi bir iddiam yok ve bu nedenle ne Tevrat’ın, ne de Kuran’ın savunuculuğuna soyunmaya niyetli değilim. Dünyada binlerce din var ve okumuş olduğum bu iki kitaba araştırma önceliği verecek kadar özel bir ilgi duymuyorum. Bununla beraber ikisinde de okumaktan büyük keyif aldığım, tüylerimi diken diken eden çok güzel bölümler var, ve ikisinde de anlam vermeyi bir hayli güç bulduğum yerler de var. (Bu tartışmayı okuyan herkese iki kitabı da okumalarını öneririm.)

Son olarak, ben samimi bir şekilde Tanrı’ya yaklaşma çabası içerisinde olan her türden geleneğe ve bu geleneklerin takipçilerine saygı duyuyorum, hatta hepsini din kardeşim olarak görüyorum; ancak, ahlaksızlık yapmamaları şartıyla. Yani, dürüst olmaları, vegan olmaları, zina yapmamaları, uyuşturucu kullanmamaları şartıyla (daha ayrıntıya da girilebilir, ama konumuz bu olmadığı için yüzeysel bir liste yazdım). Bu prensiplere uyulduğu müddetçe, Tanrı’yı hangi kitapta bulduğunuzun (ve hatta bir kitapta bulmak zorunda da değilsiniz) benim için bir önemi yok. Tanrı için önemi olduğunu da sanmıyorum 🙂

Hizipçilik Üzerine

Hizipçilik, ayrımcılık türlerinden biridir. Var olan tüm ayrımcılık biçimlerinin yanlış olduğunu düşünmesem de, bir kişinin özü itibariyle sahip olduğu hakları alakasız bir nedeni işaret ederek göz ardı eden tüm ayrımcılık biçimlerinin sonuna kadar karşısındayım. Yahudi Soykırımı’nda öldürülenlerin Yahudi olmaları dolayısıyla bu soykırımda ahlaki bir sorun olmadığının öne sürülmesi, veya öldürülüp yenilen şahısların insan harici hayvan türlerine mensup olmalarından durumu aklayan bir gerekçeymiş gibi bahsedilmesi, bu türden ayrımcılık biçimlerine örnektir (sırasıyla ırkçılık ve türcülük; bununla beraber her ırkçılık ve türcülük biçiminin aynı şekilde sınıflandırılamayacağı kanaatindeyim, bkz. Cinsiyetçilik, Irkçılık, Türcülük, Homofobi ve Transfobi Faşizm Değildir). Çünkü öldürülenlerin Yahudi veya hayvan olmalarının, öldürme eyleminin yanlışlığıyla hiçbir alakası yoktur. Öldürme eylemini yanlış kılan şey, kurbanın Yahudi veya hayvan olmasından bağımsız olarak oradadır. (Bazı durumlarda öldürmenin doğru olduğunu ve bazı durumlarda da “kabul edilebilir” sayılabileceğini düşünüyorum; örneğin karşıdaki bir tecavüzcüyse öldürmek doğrudur, hayatta kalmak için öldürmek tek seçenekse öldürmek “kabul edilebilir”dir vs. Konumuz bu olmadığı için şimdilik ayrıntıya girmeyeceğim.)

Yahudi ve hayvan örneklerinde öne sürülen gerekçe bir kandırmaca, bir yalandır. Aslında orada olan bir şeyin (öldürme eylemini yanlış kılan şey) mantıklı bir açıklamaya dahi gereksinim duyulmaksızın görmezden gelinmesidir. Tanrı (Svayam Bhagavan/Mutlak Olan) mükemmel iyi ve bilge olduğundan, böyle bir ahmaklık/kötülük yapamaz. Dolayısıyla Tanrı’dan bu tür bir ayrımcılık yapması beklenemez. Eğer yapıyorsa, o Mutlak Olan değildir.

Bu, Tanrı için hiçbir ayrım olmadığı anlamına gelmez. “Allah katında üstünlük ancak Takva’yladır.” (Kuran, 49.13). Elbette dürüst ve yalancı, vegan ve navegan, zani ve afif bir tutulamaz. Mükemmel adalet bunların bir tutulmamasını gerektirir. Dolayısıyla Tanrı katında kimse eşit değildir; herkesin tutulacak ayrı bir hesabı vardır. Bununla beraber, Tanrı’nın insanları yargılamak için tamamen makul sebepler kullandığı göz önünde bulundurulmalıdır.

Peki hizipler, veya takip edilen dinsel gelenekler, Tanrı katında farklı bir konuma yerleştirilmek için gerçekten makul sebepler mi? Birisi Allah yerine Svayam Bhagavan derse Tanrı bundan gücenir mi? Birisi yukarıda saymış olduğum prensiplere uyuyor olmasına ve şahıs olan Mutlak Tanrı’yı tanıyor olmasına rağmen uyguladığı ritüellerin farklılığı nedeniyle Cennetin Krallığı’ndan mahrum bırakılabilir mi? Bu konular öze ilişkin farklılıklarla mı bağlantılıdır, yoksa aynı özün farklı koşullardaki farklı tecellileriyle mi? Eğer bunlar yalnızca aynı özün farklı tecellileriyse, bunlar üzerinden yapılan ayrımcılık alakasız bir nedene dayandırılan haksızlığa tekabül etmez mi?

Ezeli Hikmet’in özüyle uygulamalar ve terminolojideki kültürel farklılıklar arasında var olan sınırı belirlemenin bu ayrımı yapabilmek açısından en kritik nokta olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle ritüellerin lüzumsuz olduğunu söyleyerek boşboğazlık etmeyeceğim; deneyim, din için en az felsefe kadar önemlidir, onun vazgeçilmez bir parçasıdır. Yine de, ritüelin de bir özü vardır. Örneğin, Tanrı’nın isimlerinin zikredilmesi ritüelini ele alacak olursak, öz olan O’nun ismidir. Bu ismin hangi dilde zikredildiğiyse bir kültürel farklılık meselesidir. Ve elbette bazı kültürler Tanrı’yı diğer kültürlere göre daha iyi tanımış/anlamış ve dolayısıyla O’nun için daha uygun bir isim kullanmış olabilirler. Ama yine de bu, öz ve kültürel farklılık arasındaki ayrımı yok etmez.

Eğer bir dinsel gelenek hizipçi ögeler barındırıyorsa – ki maalesef çoğu dinsel gelenek fazlasıyla hizipçi – bu dinsel geleneğin Tanrı’nın tabiatı hakkında son derece yanlış bir tablo ortaya koyuyor olduğunu söylemek mümkün. Ancak, eğer “Yahudileri kayıran” bir ilah fikri bize rahatsız edici geliyorsa, Tanrı’ya Arapça dışındaki bir dilde sesleniliyor olmasından duyduğumuz rahatsızlığın da yine belli bir kitleye hitap eden bir Tanrı imgesinden kaynaklandığını fark edebiliyor olmalıyız. Oysa Tanrı herkesin ve her şeyin rabbiyse eğer, O’nun sınırsız dilde, sınırsız ismi var demektir. Tüm coğrafyalarda kendisine ibadet edilebiliyorsa eğer, bu ibadete uygun sonsuz sayıda farklı giysi olmalıdır. Tanrı çöldeki için su, buzuldaki için ateştir. Kişi, buzulda olmasından ötürü sahip olduğu Tanrı algısını çöldekine dayatmaya kalkmamalıdır. Eğer sınırlı algılarımızın bir adım ötesine geçip Tanrı’nın aşkın tabiatını fark edersek, O’nun sınırlandırılamayacak kadar engin olduğunu kavrar, ve asli niteliklerini kısmen de olsa tespit ederek, O’nu baktığımız her yerde, farklı coğrafya ve kültürlerde tanıyabiliriz. Böylece hem Mutlak Olan’la şahsi ilişkimiz gelişir, hem de şekle değil, öze dayanan yeni bir din kardeşliği anlayışına yelken açmış oluruz. Bu kardeşlik nicelik bakımından pek göz kamaştırıcı olmayabilir; çünkü Din’in özüne uygun yaşayan insan sayısı gerçekten çok azdır.

Yine de bu, bizde bir endişeye yol açmamalı. Zira çoğunluğa uyarsak, bizi Allah yolundan saptırabilirler… (Kuran, 6.116)

-Nezih Seven

VEGAN ŞAKİRT FACEBOOK SAYFASI İÇİN TIKLAYIN!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s